Bekir Uğura aşıktır. Uğur Zagoru sevmektedir,Zagor ise suç işlemeyi. Zagor hapisten çıkar. Boğucu bir yaz gecesi aksilikler birbirini takip edince mahallede cinayet işlenir. Aynı gece Uğur da kaybolur. Bu cinayet, o güne kadar genç ve zengin Cevatın koruması altında yaşayan Uğurun genç ve güzel annesi, felçli babası ve küçük erkek kardeşi için zor ve karanlık günlerin habercisi olsa da, Uğura delicesine aşık olan Bekirin kurtuluş umudu olur. Ailesinin bulduğu bir kızla evlenip, yeni bir yaşama başlar. Ama aylar sonra, Zagorun İzmir'de iki polisi öldürüp yakalanması ve Uğurun İstanbul'a dönmesiyle yeni bir umut belirince, bu acımasız aşkın peşinde yıllar yılı sürecek amansız bir takip başlar. Bekir, taşra pavyonlarında, üçüncü sınıf otel odalarında, esrar alemlerinde Uğurun izini sürer.
Metin Kaçan’ın (1961–2013) yani adlı romanından sinemaya uyarlanan filmin yönetmenliğini Mustafa Altıoklar, İstanbul kanatlarımın altında (1996), Asansör (1999) ve Banyo (2005) filmlerine de imza atmıştı. 1970 ve 2000 yıllarındaki mahalle kültüründen doğan farklı karakterlerin Kolera Sokağı’nda buluşmasından doğan tuhaf olayları izliyoruz. Daha önce Türk sinemasında denenmeyen bir çok anlatım tarzını bu filmde bulmak mümkün. Karakter analizleri harika bir şekilde yapılmış. Salih ( Okan Bayülgen) ve Tına ( Müjde Ar) karakterleri, muhafazakar sayılacak mahallelere nispet edercesine içeride tutulan bir çığlığın dışavurumu gibidirler. Kolera Sokağı, kendi kurallarına sahip aykırı ve özgün bir yapı içerisinde yaşayan bir canlı gibi karşımıza çıkıyor. Salih ile Tına’nın aşkı, usa aykırı düşlere ağıtlar yakarcasına cesur ve kışkırtıcı bir şekilde ilerlerken Kolera Sokağı’da tehlikeli yüzünü göstermeye başlıyor. Aslında bu sokak, Türkiye’nin 1980 ve 2000’li yıllarının mahalle arası kültürelde bir şekilde yansıtıyor. Her ne kadar her mahalle arasında bu tür kötü olaylar yaşanmasa da, “o mahalleye gitme” cümlelerini bir çok kez duymuşuzdur. Bu bakımdan film, Türkiye’nin acı gerçeklerini yüzümüze tokat gibi vuruyor. 2010’lu yıllardan bu filme baktığımızda nostaljik bir havanın estiğini hatta “kült” bir yapının yukarıya doğru çıktığını görebiliriz. Gecenin gizemli havası Kolera’nın her yanını sarıyor ve Salih’in Tına ile olan düşsel randevusu sigara dumanına karışıyor. Bıçaklarla yapılan düello sahnesi ve müzikler harika bir şekilde yansıtılmış. Korkunun sessizce gecenin karanlığına karışması absürt olayları da beraberinde getiriyor. Amatörce çekilmiş bir çok sahne olsa da hikayenin etkileyici olmasından dolayı bunları görmezden gelebiliriz. Hem bütçenin az olması hem de yönetmenin ikinci uzun metrajlı filmi olması açısından bazı eksikleri hali altına süpürebiliriz. Okan Bayülgen’in ve Müjde Ar’ın oyunculuk performansları oldukça başarılı. Bu filmin, Duvara Karşı (2004) filmine ilham kaynağı olduğunu da hatırlatalım.
Steven Spielberg'ün son filmi Terminal (The Terminal), yönetmenin tipik özelliklerini bir kez daha hatırlatmanın ötesine pek gidemeyen bir çalışma. Yine seyirciye ne zaman ne hissedeceğini ve düşüneceğini dayatan ve yine bir filmi nasıl bitireceğini bir türlü çözemeyen bir yönetmen!
Karşımızdaki filmin, Tombés du ciel (Lost In Transit) adlı 1993 yapımı Fransız filmine benzerliği bir yana; The Truman Show ve Gattaca gibi son on yılın iki önemli filminin ardında imzası bulunan Andrew Niccol'e ait öykünün, filmde gelinen son noktadan oldukça farklı olduğunu tahmin etmek güç değil. Amerikan sistemine dair kimi yüzeysel eleştirel dokundurmalar da içeren ve modern kentin ortasına uyarlanmış bir Robinson Crusoe-Issız Ada öyküsü olarak ilginç noktalara taşınabilecek merak uyandırıcı çıkış noktası, Spielberg'ün bu kez fiziksel komedi sınırlarında da gezinen mizah anlayışı ve hangi amaca hizmet ettiğini çözmenin mümkün olmadığı bir aşk öyküsü uğruna harcanmış. Amaç Rock Hudson-Doris Day filmlerini hatırlatır naiflikte bir romantik-komedi yapmaksa, bunun öykünün politik özüne uzaklığı bir yana, başarıya da ulaşılamamış.
Spielberg'ün, Yapay Zeka ve Azınlık Raporu gibi son filmlerinde biraz olsun yeni görsel ve tematik arayışlar içine girmiş olmasının verdiği umuda rağmen, Terminal yine can sıkıcı derecede düzgün ve kişiliksiz bir sinema örneği. Seyircinin zekasına güvenmediği o eski günlerine bir dönüş hatta yönetmen adına. Onun konumundaki biri için filmin teknik yetkinliği ya da yapım tasarımı ve görüntü yönetimi gibi alanlardaki başarısından bahsetmenin gerçekten hiçbir anlamı yok. Bir yönetmen sadece aynı teknik hünerlerini her filmde tekrar ve tekrar sergilemek için film yapıyor olamaz.
Ustasının John Ford olduğunu söyleyebileceğimiz klasik sinema dilinin belki de en başarılı uygulayıcısı olan Steven Spielberg'ün artık para kazanmak, ödül almak ya da seyirciye salonu terk ettikten sonra unutacağı iki saatlik bir eğlencelik sunmaktan daha farklı bir motivasyonla, daha yaratıcı kaygılarla filmler yapmasını bekliyor insan. Yazık ki Spielberg, kimbilir belki de yukarıda saydığım önceki iki filminin gişede pek bekleneni verememiş olmasından ötürü, yine kendi güvenli saydığı sulara dönmüş. Ancak sonucunda, Terminal gişe ve saygınlık anlamında daha da gerilerde kaldı...
Yine de, dediğim gibi, ortada belli bir noktaya kadar keyifle izlenebilen bir seyirlik var. Komedi unsuru, oyuncuların da başarısı sonucu filmi hoş bir eğlencelik haline dönüştürüyor. Tom Hanks'in performansının, kendisini uzun zamandır izlemediğimiz türde bir komedi performansında görmenin ötesinde bir önemi yokken; filme asıl değerini yardımcı oyuncu kadrosu katıyor. Hak ettiği takdiri hiç göremediğini düşündüğüm Stanley Tucci, Latin sinemasının yeni yıldızlarından Diego Luna ve meraklısının Tenenbaum Ailesi adlı Wes Anderson filminden hatırlayacağı Kumar Pallana başta olmak üzere, yardımcı oyuncu kadrosu gerçekten çok başarılı. Yazık ki aynı şeyi Catherine Zeta-Jones için söylemek mümkün değil...
Ve beklenen, daha doğrusu umulan oldu. Kış Uykusu, ülkemize çok değerli bir ödül getirdi:
Dünyanın en saygın festival ödülü, yani bir Altın Palmiye. Yılmaz Güney’in senaryosu üzerine Şerif Gören’in çektiği ve ödülü –gitme izni alamadığı için- orada olmayan Gören yerine Türkiye’de hapishaneden kaçıp Fransa’ya sığınmış, “Yol”un son kurgusunu orada yapmış ve festivale bizzat katılmış olan Yılmaz Güney’in aldığı. Costa-Gavras’ın Missing- Kayıp filmiyle ortaklaşa olarak.
Oysa 32 yıl sonra, bu kez bambaşka bir Türkiye vardı. Film tüm ekibiyle oradaydı, Türkiye artık o 12 Eylül yıllarındaki kadar yalnız ve çaresiz değildi. Nuri Bilge Ceylan zaten Cannes’ın gözdelerinden ve herzaman saygı duyup davet ettiği çağdaş ustalarından biriydi. Ve Cannes’dan –yanılmıyorsak- bu altıncı ödülünü de bizzat aldı: dünya sinemasının en seçkin isimlerinin yanında ve önünde... Altın Palmiyeli unutulmaz Piyano’nun yönetmeni Jane Campion’un başkanı olduğu bir jüriden ve de yönetmen Quentin Tarantino- oyuncu Uma Thurman ikilisinin ellerinden...
Kendisinden çok daha genç olan eşi Nihal (Melisa Sözen), hayır işleriyle uğraşır. Aydın’ın kızkardeşi, dul ve amaçsız Necla (Demet Akbağ) da onlarla yaşamaktadır. Turizm sezonu bitmiş, yollar ilk yağmurlarla çamurlanmış ve ilk kar düşmüştür. Ama bir olay bu süküneti altüst edecektir. Aydın’ın oteli boşaltmasını istediği kiracılarından biri olan bir aile ve özelikle Kur’an hocası Hamdi (Serhat Kılıç), mülk sahibinden hoşgörü ve erteleme ister. Ama Aydın kararından kolay kolay dönmez. Necla öfkelenmiştir, “Nasıl oldu da İstanbul’u bırakıp kendimi bu deliğe gömdüm!” demeye başlar. Bu saldırı giderek onun tüm hayat tarzına, herkes üstten bakıp ders vermesine yönelir. Aydın da sert çıkar: “Kimse böyle zehirli bir dile tahammül edemez!”.Kış yaklaştıkça, bu sakin doğanın ardındakı ateş de uyanmaya başlamıştır. Aydın (harika Haluk Bilginer), bölgenin sayılı zenginlerindendir. Eski tiyatro oyuncusu, ailesinin evini ve sonra çervedeki birçok evi alıp otele çevirmiştir. Gündelik sorunları yardımcısı Hidayet’e (Ayberk Pekcan) devretmiştir. Ve günlerini özel ofisinde yerel gazeteye yazılar yazmak, geçmişin anekdotlarını derlemek ve hayatın geri kalanından tad almakla geçirmektedir: “kırallığım küçük, ama kıral benim!”.
Ancak sonra asıl sorun ortaya çıkar: Aydın ve genç eşi, iki yıldır ayni çatı altında ayrı yaşamlar sürmektedir. Bir tür sessiz anlaşmayla... Ve bu anlaşmanın da bozulma zamanı gelmiştir...
Kulaklarımızda çınlayıp belleklerimize çakılan diyaloglarla, kusursuz bir sinemayla yürüyen film, dikkat ve sabır talep eden bir sanat eseridir: günümüzdeki yaşam hızının diktatörlüğünün çokluk izin vermediği iki erdem...Ama Yedinci Sanat’ın en soylu yapıtları da hep bunu talep etmezler mi? İnsan duygularının çelişkilerini, gölgelerini ve kimi zaman yapmacıklığını derinlikle irdeleyen Nuri Bilge, ayrıca görkemli bir toplumsal sınıflar panoraması sergiler: zenginler, hizmetkarlar, öğretmenler, en dipteki yoksullar...Hep yaptığı biçimde ve bu kez özel bir mizah sosuyla sunulmuş olarak..
Ve bu küçük Türk Tiyatrosu’nun incelikli varoluşçu mekanizması, kesinlikle yüksek sanat katına yükselir: Yönetmenin çoğu Cannes’da ödül almış (iki jüri büyük, bir yönetmen ödülleri) önceki filmlerinin izinden gidip çıtayı daha da yükselterek...
Son dönemde teknolojideki hızlı gelişmeler sinema endüstrisinde de ciddi değişimlere sebep oldu. Senaryo veya kurgu adına hiçbir derinliği olmayan; adeta yeni efektleri denerken ticari kâr elde edebilmek amacı güden filmler piyasayı işgal etmeye başladı. Sinemaseverlerde endüstrinin belki de altın yıllarını yaşadığı 90’ların ardından “The Matrix” ve “Yüzüklerin Efendisi” gibi başyapıtlarla 2000’lerin çok renkli geçeceği kanaâti uyanmıştı belki de. Ancak efektlerle “Amerikan Kahramancılığı” oynayan Hollywood’un aksine, son zamanlarda “3 Idiots”, “Slumdog Millionare” gibi çok da “uçan kaçan” öge içermeyip, kişinin ruhuna veya sosyal sorunlara eğilen filmlerin tutması; artık sinemaseverlerin farklı bir arayış içinde olduğunu ve daha “kendilerinden” eserler beklediklerini ortaya koydu.
Ancak 90’ların sonlarından ve 2000’lerin başlarından itibaren, adından çok da söz ettirmeyip; eleştirmenlerden tam puan almayı başaran; psikolojik, kurgusal ve fikirsel olarak sıradışı bir çizgiyi takip eden filmlerin başarılı yapımcısı ciddi eserler ortaya koymaya başladı. Özellikle “Kara Senaryo” tarzının belki de en başarılı örneği olan, sondan başa doğru ilerleyen ve psikolojik gerilimin sınırlarını zorlayan “Memento (Akıl Defteri)” filmiyle iyice gün yüzüne çıkan Christopher Nolan, 2006 yılında müthiş bir kurgusal senaryo eseri “Prestij” ile izleyenlerinin gözünde ciddi bir yer elde etti.
Başarılı yapımcı bu esnada Christian Bale ve Morgan Freeman gibi başarılı isimlerle çalıştı. Ancak “Titanic”ten sonra 2000’lerin yükselen yıldızı olmayı başaran ve çok ciddi yapımlarda başrol oynayan Leonardo Di Carpio ile; bu yazının muhatabı olan “Inception (Başlangıç)” filminde yolları kesişti.
Filmin fragmanı televizyonlardaki sinema tanıtım programlarına çıkmaya başladığında sıkı bir film takipçisiydim. (Şimdiye ana göre) Çok da farklı bir tat olmayacak gibi duran yapıtın fragmanı yine bir “Hollywood Efektçilik Oyunu” filmlerini andırıyordu. Hasbel kader prestijli film sitesi Imdb’nin Top 250 listesini ziyaret ettiğimde ise uzun zamandır üst sıralara ambargo koymuş eserler arasında “Inception” ismi gözüme çarpmıştı. 10 üzerinden 9.0 puan alan film “Esaretin Bedeli”, “Baba 1” ve “Baba 2” gibi üç şaheserin ardından 4. Sıradaydı.
Fazlasıyla sevdiğim ve defalarca izlediğim çoğu filmi geride bırakan bu yapıtı izlemeye karar verme hususunda çok düşünmedim. O zamanların büyük bir şehrin küçük bir ilçesinde yaşamaktaydık ve babamın görevi sebebiyle tayini çıkmıştı. Aynı lisede okuduğum arkadaşlarımla vedalaşmak adına buluşmaya karar vermiştik ve kendim gibi sinemasever olan bu arkadaşlarımla bu filmin tadına bakmamız gerektiğini düşünmüştüm. Mütevazı ilçemizin sinemasının önüne gittiğimizde ise ilçelerin vizyonu da geriden takip ettiği gerçeği ile karşı karşıya kalmıştık. Ve uzun bir süre bu filmi izlemekten mahrum kalmıştım.
Çok sonraları ise yeni arkadaş çevremle bir buluşmamızda sinema çekimi izleyebilmiştim bu başyapıtı. Yine de hayran kalmıştım. Harika bir kurgunun eseri diyebiliriz.
…
Filmin temel felsefesi rüya üzerine kurulu… Hepimiz “gördüğümüz en uzun rüyanın sekiz saniye olduğu” hakkındaki darb – ı meseli duymuşuzdur.
Rüya içerisindeki süre, rüyanın mekânı, bilinçaltının duyarlılıkları, bilginin elde ediliş tarzı ve rüyadan nasıl uyanılacağı; ayrıca rüyanın hangi bilincin üstünde kurulacağı ustalıkla işlenmiş filmde. Şöyle tasvir edebiliriz:
Rüya; katmanlar hâlinde, adeta “rüya içinde rüya” şeklinde ilerleyen bir mefhum olarak ele alınmış. Bilinçaltındaki sırları elde etmek için zaman zaman katmanlarda ilerleme kaydetmek gerekmekte. Ancak bu beraberinde bilinçaltında uzun süre tutsak kalarak kaybolma tehlikesini de getirmektedir. Ayrıca rüyada geçtiği hissedilen süre; gerçekte çok cüz’i bir zaman dilimine denk gelmekte ve bilinçaltında kaybolma konusu bu hususta ciddi sıkıntılara sebep olabilmektedir. Bu tehlikeden kurtulma ise ciddi bir ekip çalışmasını gerektirmektedir.
Öncelikle geçilecek katman sayısı için yeterli sayıda kişiden şekillenmiş bir ekip kurulmalıdır. Daha sonra rüyaların geçeceği mekânın – lâbirent de diyebiliriz – çizilmesi için yetenekli bir mimara ihtiyaç vardır. Ekip içerisinde ortak bilinç oluştuktan ve mimarın çizdiği lâbirentin içinde rüya gelişim gösterdikten sonra önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır: Nasıl uyanılacağı…
Bunun için belirlenen tarz ise fazlasıyla ilginç ve dâhice. Rüyada, örneğin 4. Katmana inilecek diyelim. En az 4 kişilik bir ekip gerekmektedir ve her katmanda bir kişi diğerlerinin uyanmasına aracı olmak için uyanık kalmalıdır. Yani bir kişi 1. rüya katmanında diğer üç kişiyi; bir diğer kişi 2. rüya katmanında geriye kalan iki kişiyi ve bir kişi de, 4. rüya katmanında bulunacak kişiyi uyandırmak için 3. rüya katmanında uyanık kalmalıdır. Tabi bilginin çalınması veya empoze edilmesi tamamlanmadan önce uyandırılmanın engellenmesi için ekibin hep beraber riayet edeceği bir sürenin bulunması gerekmektedir. İşte burada yukarıda andığımız meşhur darb – ı mesel ile karşı karşıya kalıyoruz. Rüya katmanları içinde ilerlendikçe süre belirli çarpana bağlı olarak genişliyor. (Örneğin gerçek hayatta 1 saat, birinci rüya katmanında 5 saat, 2. Rüya katmanında 1 gün 1 saat gibi…) Dolayısıyla bu çarpan (5) dersek gerçek hayatta bir saatte halledilmesi gereken ve 4 rüya katmanı ilerleyişi gerektiren bir operasyonda 1. Katmanda uyanık kalan ekip üyesi – arkadaşları kendiliğinden uyanmadığı takdirde – diğer üç ekip elemanını en fazla 5 saat sonra uyandırmalıdır. Aksi takdirde bilinçaltında kaybolma meselesi zuhur etmektedir.
Rüya evreleri içinde ilerlerken, her ilerleyiş bir önceki evrede duyulan fiziksel acıyı azaltıyor. Ancak düşme, savrulma, tokat yeme gibi durumlar bir sonraki rüya evresinde etkisini gösteriyor. Mesela bir sahnede, önceki rüya katmanında karakterlerin içinde bulunduğu aracın devrilmesi diğer katmandaki yer çekiminin yön değiştirmesine sebep oluyordu. Ayrıca rüya gören kişi eğer kandırılmakta olduğunu sezerse rüya çökebiliyor.
Diğer yandan sanal âlem – gerçek âlem farkının sezilebilmesi için çeşitli nesneler kullanılabiliyor. Topaç veya hileli zar bunlardan bazıları… Bu nesneler ise sahibinden başka kimse tarafından kullanılamıyor. Mesela filmde geçen topaç, eğer döndürülüp bırakıldığı takdirde hiç durmazsa rüyada, durup devrilirse gerçek hayatta olunduğuna işaret ediliyor.
Bilinçaltında sorun oluşturan şahsi meseleler ise, rüya katmanları arasında gezmekte olan kişinin karşısına düşman olarak çıkıyor. Cobb’un düşmanı ise rüya katmanları içinde seyahat etmekte iken artık rüya ile gerçeği ayıramayacak duruma gelip, uyandığında mutlu olacağı ve her şeyin daha güzel olacağı paranoyalarına kapılan ve bu sebepten dolayı intihar eden karısı Mal. Cobb bu işi Mal’ın başına kendisinin sardığını ve ölümüne sebep olduğunu düşünüyor. Bu yüzden sorunlu ve sarsıntılı bir bilinçaltına sahip… Bu da rüyalar esnasında karşısına çok zorlu durumların çıkmasına sebep oluyor.
İşte bu kurgu üzerinde ilerleyen filmin senaryosu en kaba hatlarıyla şu:
Cobb yetenekli ve sıradışı bir hırsızdır. İnsanların uyku anında – yani bilinçlerinin saldırıya en açık olduğu anda – bu iş için hazırlanan ekibiyle beraber ve çeşitli kimyasalların da yardımıyla, insanların rüyalarına girerek bilgi hırsızlığı yapmakta ve bu bilgilerden ticari kâr elde etmektedir. Bu sıradışı yeteneği ve mesleği onu kısa zamanda bir uluslararası suçlu hâline getirmiş ve çocukları dâhil sevdiği birçok şeyi geride bırakarak kaçmak zorunda kalmıştır. Ancak karşısına kendisi hakkında bütün bu suçlamaları kaldırabileceğine inandığı güçlü insanlar tarafından bir iş getirilmiştir. Bu iş onun için çok büyük bir fırsattır. Ancak bu sefer yapması gereken bilgi çalmak değil; rüyasına gireceği kişinin beynine bir fikir empoze etmektir. Bu ekibi tarafından imkânsız gibi görünür. Ancak Cobb bunla daha önceden karşılaşmıştır. Karısı Mal, bu karışıklıkla karşı karşıya kalmış ve yukarıda bahsedildiği gibi paranoyaları sonucu intihar etmiştir. Cobb’un, kendisinin bu duruma sebep olduğu saplantısı ise film boyunca gerek kendi bilincinde gerekse diğer kişilerin rüyalarında ilerledikleri ortak bilinçlerde ciddi sorunlar oluşturmakta ve bununla rüyalarında “düşman” olarak karşılaşmaktadır. Dolayısıyla Cobb ve ekibini film boyunca gerilimin ve heyecanın hiç eksik olmadığı zor bir hikâye beklemektedir.
Film aynı Nolan’ın diğer eserlerinin büyük bir kısmında olduğu olduğu gibi, sonundan bir sahne ve ipucu ile başlamakta. Ayrıca olayları tam olarak anlayamamanın verdiği uyanıklık, izleyicinin tüm film boyunca uyanık olmasını sağlıyor. Ayrıca anlaşılmayan meselelerin bir sonraki adımda net bir şekilde ortaya konması izleyicide bir tatmin ve bir sonraki adımda olacaklar adına bir merak duygusu uyandırıyor.
Aksiyon sahneleri efekte kurban edilmemiş. Ayrıca hiçbir aksiyon sahnesi filmin ana temasının önüne geçip, eserin fikri boyutundan daha akılda kalıcı bir yer edinmiyor. Aynı şekilde karakterlerde öyle… Bir karakter aşırı derecede kahramanlaştırılıp, diğerlerinin ve fikrin önüne atılmıyor. Ayrıca hiçbir karakterin sahnesi, diğer karakterin sahnesini kesmeyerek; her rolün, kurgu ve aksiyon içerisinde yer alması sağlanmış.
Kurgusal ayrıntılara fevkalade dikkat edilmiş. Mesela yukarıda da örneği verilen, bir rüya katmanında olanların, diğer rüya katmanında ilgili etkiyi göstermesi bu konuya bir örnek teşkil ediyor.
Nolan’ın sırlı başlangıçları ve bitirişleri ise yine karşımızda… Kurgu, filmin sonuna kadar- hatta film bittikten sonra bile – her şeyi “şıp” diye anlamanıza izin vermiyor. Bu da seyircide film esnasında ilgiyi ve tüm süre boyunca senaryodan kopmama mekanizmasını ayakta tutuyor; film sonrasında ise – bazen çözememenin ve bazen de çözmenin verdiği – bir hayranlık uyandırıyor. Ayrıca kurgusal bütünlük filmin başı ve sonunu adeta birleştirerek; izleyicinin, senaryo dışı meselelere odaklanmamasını sağlıyor. Aksiyon sahneleri ise uzun tutulmayarak hem senaryonun ve kurgunun önüne konmuyor hem gerekli gerilimi sağlayıp filmin fikrî meselelere boğulmasını engelliyor hem de seyirciye olan biteni anlamak için gerekli bir süre sağlıyor. Böylece aksiyon; senaryo ve kurgunun içerisine tam manâda yedirilerek fevkalâde bir bütünlük ortaya konmuş oluyor.
Özetle eser; kurgu ve senaryonun müthiş bir aksiyonla yoğurularak ayrıca filmin ana fikri hiçbir karakter veya sahneye kurban edilmeyerek, bütün film boyunca ve filmden sonra seyircinin düşünerek keşfetmesine ve bu keyifli aksiyon içinde kendine yer edinerek adeta filmi yaşıyormuşçasına odaklanmasına aracı olarak, Nolan’ın diğer filmlerinde olduğu gibi, sırlar ve kurgu ile seyirciye büyük bir keyif verecek şekilde ortaya konmuş bir başyapıt… (Benim de favorim olan eserin) Tüm sinemaseverlerin tadına bakması gereken bir başyapıt olduğunu düşünüyorum. Hâlâ izlemeyen kaldıysa çok düşünmeden karar vermesi tavsiye edilir.
Hindistan yapımı olan bu filmde hayatımızın öylesine içinden görüntüler izliyoruz ki; bu benzerlik bizi filmin içine çekiyor.
İşkolik bir baba, hayatını ailesine adamış bir anne ve çalışkan bir kardeş. Herkes hayatın yoğun ve yorucu akışına kapılmış yaşıyor. Bu ailenin en küçük bireyi Ishaan. 8 yaşında ve hayatın akışına ters giden cesur bir çocuk.
Hindistan yapımı olan bu filmde hayatımızın öylesine içinden görüntüler izliyoruz ki; bu benzerlik bizi filmin içine çekiyor.
İşkolik bir baba, hayatını ailesine adamış bir anne ve çalışkan bir kardeş. Herkes hayatın yoğun ve yorucu akışına kapılmış yaşıyor. Bu ailenin en küçük bireyi Ishaan. 8 yaşında ve hayatın akışına ters giden cesur bir çocuk.
Sıradışı Bir Dünya
Ishaan, her çocuk gibi özel biri. Dünyası öyle sıradışı ki, yorgun insanların bunu anlamasına imkan yok. Ishaan okuma yazmada güçlük çekiyor. Bu da onun öğretmenlerinin ve ailesinin baskısının altında ezilmesine sebep oluyor. Babası bir nevi ceza vermek niyetiyle Ishaan’ı yatılı okula gönderiyor. Ishaan , bu okulda kendisini o kadar yalnız hissediyor ki, resim yapmayı, merakla etrafını seyretmeyi, kısacası kendisini bırakıp içine kapanıyor.
Bir öğretmen çıkageliyor ve Ishaan’ın elinden tutuyor. Ishaan’daki disleksi hastalığının farkına varıyor. Ishaan’a özel öğretim yöntemleri kullanarak okuma yazma öğretiyor. Ishaan’ın içindeki yeteneği ortaya çıkartıyor. Onun öğretmenleri ile anlaşarak Ishaan’ın sınavlarını sözel olarak gerçekleştirmesini sağlıyor. Böylece Ishaan’ın başarı çizelgesi yükselişe geçiyor.
Çocukta yavaş öğrenme gibi bir problem ortaya çıktığında ilk yapılması gereken sorunun kaynağına ulaşmak ve özel ilgi göstermektir. Yavaş öğrenme, çocuktaki zeka geriliğinin belirtisi olamaz. Aksine çocuğun içerisinde bir deha saklı yatıyor olabilir. Çocuğun içerisindeki potansiyeli ortaya çıkartabilmek için onun ilgi ve yeteneklerini ortaya çıkartmalıyız. Böylece çocuğun özgüveni de gelişir ve gelecekteki öğrenmeler için temeli oluşturur.
Dünya üzerinde büyük değişimler gerçekleştirmiş insanların her biri hayata bambaşka bir açıdan bakmayı becerebilen kişilerdir. Onların sınırları yoktur. Bu özgür ruhların katı bir okul disiplini içerisine hapsedilmemesi gerekmektedir. Dünyamızı aydınlatacak olan ışık böyle özgür ruhlu yüreklerde yatmaktadır. Bu özgür ruhlu bireyler çocuklarımızdır. Yani her çocuk meraklı bir bilim insanıdır. Onların sorularına kulak verelim ve kendilerini ifade etmelerine imkan tanıyalım.
Çocukları bir ağacın dallarına benzetebiliriz. Her dal birbirinden farklı olduğu gibi dalların taşıdığı yapraklar da birbirinden farklıdır. Bütün dalların bireysel özelliklerini koruyarak bunları birleştiren, insanlığı göklere yükselten bu ağacın gövdesini elbette ki eğitim oluşturacaktır.
Bu blogger sahibi olan biz (Bedirhan Er Sefa YILDIZ) son sınıf Felsefe öğrencileri olarak, siz değerli sinema takipçilerine haftalık olarak yakından takip ettiğimiz vizyona giren filmler ile ilgili haberler sunacağız.