slider img
slider img
slider img

Cannes Film Festivali, Özel Jüri Ödülü: UZAK(Nuri Bilge CEYLAN)

Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok ödül almış UZAK filmi, biçimsel özellikleri ve  içeriğiyle, yönetmenin fotoğrafla olan tutkulu ilişkisini yansıtırken bir diğer yönüyle de fotoğraf sanatçısı olmanın daha da önemlisi sanatçı olmanın anlamı üzerine odaklanıyor.
Karlı İstanbul görüntülerinin oluşturduğu büyüleyici fonda, Nuri Bilge Ceylan’ın fotoğrafçılığından destek alan görüntü sihirbazlığının hünerleriyle yer yer şiirsel bir görselliğe ulaşan UZAK, insanı sarsan, yitirilen masumiyeti tokat gibi yüzümüze çarpan bir başyapıt olarak dünya sinemasında hak ettiği yeri alıyor.
Nuri Bilge Ceylan’ın resmi web sitesinde UZAK şöyle özetlenmiş:
‘’Yaşamakta olduğu hayatla idealleri arasındaki mesafenin giderek büyümekte olduğunu kaygı içinde duyumsayan bir fotoğrafçı, yabancı ülkelere gidebilmek için köyünden kalkıp İstanbul’a gemilerde iş aramaya gelen genç bir akrabasını bir süreliğine evinde misafir etmek zorunda kalır.’’
Bu kısa özete şunları ekleyeyim: UZAK, köklerinden kopma, insanlar arası iletişimsizlik, değerlere ve ideallere yabancılaşma, sanatın ticarileşmesi, kır şehir ikilemi, dostluk, sevgi aranışı, yalnızlığın boğuntusu, işsizlik gibi iç içe geçmiş ve yüreğe işleyen izleklerle dolu bir film.
Nuri Bilge Ceylan sinemasının bir özelliği olarak düşük bütçeyle çekilen filmin başrollerinde amatör oyuncular var.
Yozlaşan fotoğrafçı Muzaffer rolünde amatör oyuncuMuzaffer Özdemir oynarken, kasabadan çıkıp bir gelecek kurma amacıyla İstanbul’da Muzaffer’in yanına sığınan Yusuf rolündeyse Nuri Bilge Ceylan’ın yeğeni ve bir trafik kazasında yitirdiğimiz Mehmet Emin Toprak rol alıyor.
Mehmet Emin ToprakYusuf karakterinde sergilediği doğal oyunculuğuyla Cannes Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu ödülü almıştı.
UZAK, fotoğrafı andıran, yalın bir dille çekilmiş, düşük tempolu, sözün az kullanıldığı bir film.
Nuri Bilge Ceylan kamerayı neredeyse fotoğraf makinesi gibi kullanıyor bu nedenle de fotoğrafın diline yakın duran bir sinema dili var filmin.
UZAKNuri Bilge Sinemasının bütün özelliklerini içeriyor: Doğal oyunculuk için amatör oyuncular, düşük bütçe, temel insani meseleler, şiirsel görüntüler, yavaş tempo, sözün ve müziğin değil görüntülerin diline daha çok yaslanma, fotografik bir çerçeveleme, yalın başarılı kurguyla akıp giden insanı içine alan bir hikaye.

12 Angry Men I Film İncelemesi

Sidney Lumet 1957 yapımı ilk filmi 12 Kızgın Adam (12 Angry Men) ile, yanına Henry Fonda'yı da alarak, 96 dakika boyunca bizi sadece tek bir mekana mahkum etmeyi başarıyor. Üstelik bunu, bir yönetmenin ilk filminden beklenemeyecek derecede iyi öykü anlatımıyla, adalet sistemi gibi sert toplumsal bir konuyu, kendine has noktalarından yakalayarak, izleyiciyi sıkmadan yapıyor.
Filmin kısaca konusu: Cinayetle suçlanan onsekiz yaşında genç bir adamın davasının son anına gelinmiştir. Artık tanıklar dinlenmiş, jürinin karar vermesi beklenmektedir. Jüri üyeleri kapandığı odalarında, gencin idam cezasına dair geleceğini belirlemek için oylama yaparlar. Onbir kişi onun suçlu olduğunu düşünmektedir, sekiz numaralı jüri üyesi ise bu konuda emin değildir ve yalnız başına, oy birliğiyle alınması gereken kararı engeller…

Sidney Lumet, çoğumuzun gönlünü Al Pacino'nun harika performansından gücünü alan "Köpeklerin Günü" (Dog Day Afternoon) filmi ile çalsa da, aslında ilk filmi “12 Kızgın Adam” Lumet filmografisi içerisinde ayrı bir yere, öneme sahiptir. Topluma, adalet sisteminin sert penceresinden baktığı, ön yargıların kırılmasını, hiçbir şeyin yüzeysel görüntüsüyle anında düşündüğümüz gibi olamayabileceğini anlatan film, çoğu seyirciye sinemanın gücünü göstermiş, hemen hemen tüm izleyenleri etkilemiştir.

Suç, suçlu, adalet, jüri gibi kavramların sorgulandığı bu Lumet filmi, asıl önemli vuruşunu filmin henüz başlarında yapar. Zira, odalarında toplanan jüri üyelerinin, beş dakika bile konuşmadan yaptıkları oylamada genci suçlu bulmaları, hatta bu husustan emin olmaları (üstelik cezanın idam olacağı açıkken) seyirciye, insan kararlarının gözden geçirilmesi açısından kapıyı aralar.
Henry Fonda'nın (8. Jüri Üyesi) itirazı sonucunda karar alınamaz ve film isminin hakkını vermeye başlar. Gencin suçlu olduğuna kesinlik getiren diğer jüri üyelerinin, hemen karar verip, evlerine, yapacak işlerine dönme umutları suya düşer. Bu andan sonra öfkelenen jüri üyelerinin çoğu için Henry Fonda (8. Jüri Üyesi) hedef tahtası haline gelmiştir.

Lumet adına filmin geri kalanı yeteneklerini sergilediği bir dekora dönüşür. Tek mekanın sıkıcılığına kapılmayan, diyalogları ile konunun sert çarpıcılığından bizi zaman zaman uzaklaştıran, mantıksal çözümlemelerle, sanığın geleceğini etkileyen ve yavaş yavaş tüm jüri üyelerinin, Henry Fonda'nın yanına çekildiği doyumsuz bir seyirlik izleriz.

Filmin arka planında yine bir çok unsur geçiyor. Jüri üyelerinin meslekleri, yaşantıları açısından söyledikleri, aslında o odaya sıkışan bir avuç insanın sadece başka birinin geleceğini etkileyen makineler, karar mekanizmaları olmadığını bize kanıtlar. Sistemin ne denli değişkenliğe gebe, hataya açık olduğu Lumet'in kamerasıyla seyirciye aktarılır.

Oyunculuklara gelirsek; başta Henry Fonda olmak üzere tüm jüri üyeleri kendilerine düşen görevlerini gayet iyi yerine getiriyor. Sıkışık mekanlı, bol karakterli bir film olarak tanımlayabileceğimiz “12 Kızgın Adam” yapımının, pek tabi senaryodan sonra, en önemli unsuru oyunculuklar. 

Sidney Lumet gibi güçlü bir yönetmenin ilk filmini seyretmek, zeki senaryosu, iyi oyunculukları ile herkesi, özellikle hukuk temalı filmlerden hoşlananları memnun ederken, sinemayı bir kez daha sevmemizi sağlıyor. Üstelik bunu sadece bir oda ve oniki adamla gerçekleştiren bir yapımla.

Tarkovski Sinematografisinin Zirvesi: Nostalghia

Zerkalo ile birlikte Tarkovski’nin en kişisel filmi olan Nostalghia, aynı kendisi gibi ülkesinden sürgüne gönderilen birini anlatır. Sanatçı sıfatıyla gittiği İtalya’da, kültür farklılığından doğan bir yabancılığın kendisini yeterince tatmin edemediğinden rahatsız olup ana vatanına dönme arzusuyla yanıp tutuşan Andrei’yi izleriz Nostalghia‘da. Kendi toprakları kadar geride bıraktığı eşini ve çocuklarını da özlemektedir sanatçı; Tarkovski ise bunu her zaman yaptığı gibi renklerle oynayarak seyircisine aktarmayı tercih etmiştir. Andrei, geri dönmeyi istediği kadar bundan korkmaktadır. Artık kendisi olduğundan şüphelidir, özünü yitirdiğini düşünmektedir. Özlem duyduğu her şeyin onu yabancı karşılayacağına inanmaktadır. Korkuları ve endişeleri büyür, zamanla özleminden şüphe duymaya başlar.
Bu sırada Andrei’ye eşlik edense sinema tarihinin en ünlü meczuplarından biridir. Dünyanın sonunun geleceği düşüncesi ile seneler boyu ailesini hapsetmiştir Domenico. Ailesi onu terk ettiğinde ise zihninin derinliklerinden silinen pek bir şey olmamıştır; o, geçmişin gölgesinde yaşamaya devam etmiştir harabe haline gelen ve içine yağmur yağan evinde. Bu evi ilk kez gördüğümüz sahnede ise seyircinin gözüne çarpan şey manidardır; duvardaki “1+1=1” yazısı. Domenico’nun dudaklarından dökülen bir damla ve bir damla daha iki damla etmez, daha büyük bir damla eder cümlesine bir göndermedir bu. Tarkovski’nin tanrı inancı ve özlemine yönelik bir işarettir de. Bir olanın, birden gelenlerin anlatımıdır.
Bu iki karakter arasındaki bağı, Tarkovski kendine has yöntemlerle kurmayı başarır. Andrei, meczubu özümsemeye çalışır. Halkın ona deli gözüyle bakmasına rağmen o, onun zihnine girmeye ve gözünden görmeye odaklamıştır kendini. Bu etkileşim bir zaman sonra o kadar güçlü ağlarla desteklenir hale gelir ki tek plan halinde çekilen efsanevi bir sekans ortaya çıkar. Dünyanın sonu gelmesin diye yaktığı mumla bir havuzu geçmektedir Andrei; bir yandan özlem duyduğu şeylere kavuşma aşkıyla ilerler, bir yandan da özlem duyduklarından uzaklaşmanın acısıyla. Yolun sonuna geldiğinde ise dökülür gözyaşları, haykırır. Domenico ise umursamaz insanların arasında kendini yakmayı tercih etmiştir; “deli bir adam size kendinizden utanmanızı söylüyorsa, ne biçim bir dünyadır burası” der uzun monoloğunun sonunda. Alevler içindeki bedenine ise sadece bir hayvan tepkisini gösterir.
Başlardaki ayin/kutsanma sahnesi de filmin tarihe mal olmuş sahnelerinden biridir. Andrei’nin tercümanı Eugenia’nın girdiği kilisede Domenico ile ilk karşılaşmalarına vesile olur söz konusu sahne. Anne olmak isteyen bir kadının Meryem’e ettiği duaya dayanır, inançsızlığın ve inancın sorgulandığı; yozlaşmanın işlendiği bir sekanstır. Domenico’nun meczupluğu ile bilgeliğini harmanladığı ilk anlar da bu sekansa tekabül eder.
Şairin önceki eserlerine kıyasla daha durgun ve daha kişisel (Zerkalo ile yarışır) bir anlatımı ve konusu olan Nostalghia, zorlu bir film olmasının yanı sıra Rus edebiyatının derinliğini içine katan Tarkovski filmleri arasında da özel bir konumda yer alır. Filmi, şairin kendisi “hasta bir insanın kendi röntgenine bakmak gibi” olarak yorumlamıştır. Belki de bu yüzden, kendisinin en çok sevdiği/içine sinen yapıtı da Nostalghia‘dan başkası değildir.
——————————————————————————–
Oyuncunun sahnede sergilediği performans, tek seferliktir. Hata yapma şansı yoktur, sahnede kendini kanıtlar. Doğaldır, mizansenle uyumu hiçbir zaman beyazperdede seyredilen kadar geri planda kalmaz; ayaklarının yere bastığı zeminin değdiği her şeyle uyum içinde olmalıdır. Tarkovski’nin yaşama gözlerini yumduğu sene, İsveç’te çektiği son filmi Offret (The Sacrifice – Kurban) de böyle bir ahenk eşliğinde açılıp sonlanır. Kendi çizgisinden biraz kayarak, İsveç sinemasının medar-ı iftiharı Bergman sinemasının izleriyle dolu son bir güzellik yapan şair, oğluna adadığı Offret‘te umutsuzluğun ve umudun, kaybolanların ve yaşamın, son kez de olsa tanrı özleminin ve var oluşun derinliklerine inmeye çalışmaktadır. Geniş alanlara sığdırdığı dolu insan tiplemeleri ile bu sefer bir göl kıyısında yaşayan küçük bir ailenin toplanışı üzerinden derdini anlatır.
Açılış sekansında konuşma yetisi olmayan oğluyla birlikte sonsuz düzlüklerde gezinen bir babanın kendi kendine konuşmasını dinleriz. Daha ilk dakikalardan, ilk cümlelerden kendi varlığını hissettirir Tarkovski. Özlem duyduğu vatanından koparılmış olmanın, yavaş yavaş ölüyor olmanın ızdırabıyla bir kez daha olan ile olmayanı eleştirir. Uygarlığı eleştirir, teknolojiyi eleştirir, gelişimi ve gelişimin önündeki eleştirir, savaşı eleştirir. İnsanoğlunun doğa üzerindeki oyunlarını eleştirir, duygularını ve maneviyatını eleştirir. Rahatlıktan dem vurur, gücün korunmasından rahatsızdır. Baba, ağzından çıkan cümlelerden birinde “gerekli olmayan şey günahtır; ve eğer bu doğruysa uygarlığımız baştan aşağıya günah üzerine kurulu” der. Gelişimin bozulmuşluğu, kültürün bozulmuşluğu, ilerlemenin dengesizliği; uygarlığın içini kemiren hastalıktan rahatsızdır. Keza filmin başlarında tüm aile televizyon karşısında otururken duyduğumuz ses, bir savaşın başladığını duyurur. Hemen ardından bomba ve uçak sesleri göl kenarındaki yalnız evin etrafını sarar. Dünyanın sonu gelmektedir, babanın kendisini ve ailesini korumak için bir şeyleri feda etmesi gerekmektedir. Bu anlayış, şairin önceki yapıtı Nostalghia’daki dervişle birbirine bağlıdır, benzerdir (her iki karakteri de aynı oyuncu canlandırır).
Filmde çalışan ekibin bir kısmının Bergman sinemasında da adının geçmesi, Offret‘in bir sentez-film olduğu görüşünü doğurur. Seyirci her ne kadar bu son film ile alakalı olarak, söz konusu mevzu üzerinden ikiye ayrılmış olsa da Tarkovski’nin arayışları ve kaygıları, önceki filmlerden farklı olmakla birlikte yalnızca göze gözükenler anlamında birkaç değişikliğe gidilmiştir. Rus edebiyatının parçalarını andıran anlatım yerinde durmaktadır fakat mizansen değişmiştir, Tarkovski seyircisi bunu rahatlıkla fark edebilir. Renkler soluklaşır, ışığın yeri değişmiştir. Fakat yine de sanatçının imgeleri yerindedir. Göz hareketleri ile uyumlu kamera kullanımı fark edilir.
Önceki filmlerine de göndermelerde bulunan Tarkovski (yanan evler, sulak araziler), Offret‘i sonlandırırken oğluna atfeder filmini. Umut ve güvenle diye not düşer; bu bir mirastır Andriosha Tarkovski’ye bırakılan. Kendi ölümünün soğukluğunu hissettirdiği filminde, babanın kendini kurban verdiği gibi ebediyete uğurlanır bir bakıma. Kendi oğluna miras bıraktığı Offret’te oğul karakterini konuşturmaz bilerek, son sözü kendisine saklamıştır zira. İlk filmlerinde (Ivanovo detstvo) yarattığı başına buyruk, baba modelinden mahrum çocuk karakterlerde kendi çocukluğunu anlatırken artık sinemasında da olgunlaşmış, baba karakterini kendisi ile bağdaştırmanın vakti gelmiştir. Başlarda konuşan bir baba yoktur, şimdiyse konuşan bir oğul. Fakat Offret‘in başında babanın dilsiz oğluna verdiği ödevi yerine getirdiğini görürüz en sonda, Tarkovski’ye son bir selam verirken

Başkanın Adamları I Film İncelemesi

Başkanın Adamları güncelliğini hiçbir zaman yitiremeyecek bir film olma özelliğini korumaktadır. İktidarın medyayı kullanarak gündemi saptırması her dönem karşımıza çıkmaya devam edecek. Televizyon kanalları, gazeteler satın alınacak propagandalar ve kampanyalardan geçiniz insanlar sahte gündemlerle yönlendirilmeye her daim devam edilecek sanırım. İşte Wag the Dog da bu konu üzerine yapılmış en iyi siyasal taşlamalardan biri.

Konusu kısaca şöyle özetlenebilir. Seçimlere çok az kalmıştır. Başkan ve diğer rakipler bir birilerin açığını yakalamaya çalıştığı zamanlardır. Tam ABD bu seçkiye hazırlanırken, bir skandal ortalığı karıştırır. Beyaz Sarayı ziyaret eden kızlardan biri başkanın kendisine cinsel tacizde bulunduğunu iddia edince işler karışır. Başkanın rakipleri bu işe çok sevinirken, başkan kurtulmak için bir yol aramaktadır.

Aslında Wag the Dog burun kıvrılacak alışıla gelmiş sosyal içerikle yada siyasal taşlama filmlerinden biri değil. İronik yapısının altında yaşadığımız döneme dair önemli ipuçlarını içinde barındıran bir film. Larry Beinhart'ın American Hero adlı kitabından uyarlanan filmin senaryosu Hilary Henkin ve David Mamet'in elinden çıkmakta. Zekice bir senaryoya sahip film ilk başta bir felaket filmi parodisi havası sezdiriyor insanlara. Ardından karakterler takdim ediliyor. Kriz masası toplanıyor ve hemen tipik ciddiyeti ve profesyonelliğiyle tüm olayı çözümlemesi için Conrad Brean (Robert De Niro) yani baş karakter sunuluyor önümüze. Yanında ise saf Beyaz Saray görevlisi Conrad ile tüm zıtlıklara sahip Winifred Ames (Anne Heche) geliyor. Böylelikle Hollywood'un klişe tezat ikilisi oluşmuş oluyor. Ardından bu ikiliye yardım edecek asıl adam Stanley Motss (Dustin Hoffman) film yapımcısı olarak konuya dahil oluyor. 

Bu şekilde bakınca klişeler çok tanıdık ama durum biraz daha farklı. Ekiple tanıştıktan sonra onlarla özdeşleşmeye başlıyoruz. Tuhaf ve garip bir özdeşleşme yaşıyoruz çünkü Aristoteles'in Poetika'da sözünü ettiği "seyircinin arınma süreci" burada biraz farklı. Aristo’ya göre özdeşleşme ancak ahlaki açıdan iyi olan karakterlerle mümkün olur. Filmde ise amaçları aslen halkı kandırmak olan bu ana karakterler özenle dürüst ve gerçek profesyoneller olarak sunuluyor. Halbuki yaptıkları iş göz önünde tutulduğunda tarafı tutulacak kişiler değillerdir. 

İşte tam burada genel geçer ahlaki kaygılarımıza alttan alttan saldırı ve sinik bir öfke görüyorum. Bu sinik öfkeye de hak vermemek mümkün değil. Dünyanın bir ucunda petrole bulanmış bir kuşun çırpınışının resmedilmesindeki drama ve dokunaklılığın, milyarlarca insanın duygularını ve görüşlerini kolayca yönlendirebilmesi gerçekten çok tehlikeli. İnsana gerçekleri kolayca unutturabiliyor. Yada yaşanan bir savaşta kimin iyi kimin kötü olduğu kolayca medya aracılığıyla saptırılabiliyor.

Başkanın Adamları'nda da yine buna benzer, kapalı kapılar ardında tasarlanmış suni kitlesel imgeler mevcut. Kedisini kurtarmaya çalışan bir köylü kızı yada akıl hastanesinden çıkarılan bir hastanın bütün Amerika'nın nabzını elinde tutan bir savaş gazisine dönüşmesi gibi. Sonuçta çoğunluğun dünya üzerinde olan düşünceleri sanal bir gerçeklikle sınırlı. Dünya üzerinde, iyi olmak yada ahlaklı olmak gibi duygularda dahil bir çok şey aslında bir illüzyondan ibaret. 

Filmin senaristi Mamet ve Henkin bu senaryosu bahsettiğimiz ironik yapı ve meselenin özüne hakim olamayan bir yönetmenin elinde kolayca yok olabilirdi. Fakat yönetmen Barry Levinson bu ironinin dozunu çok iyi ayarlamayı başarıyor. İlk bakışta yönetmenlik ikinci plandaymış gibi görünse de dikkatli bakıldığında her planın birbiriyle iyi kurulmuş olduğu fark ediliyor. İnsanı irkilten ve filmin bütünü düşünüldüğünde anahtar bir sahne olan Arnavut köyündeki kızın bilgisayarda yapılan sahnesini ele alalım mesela. Levinson bu sahnenin ilk planlarında stüdyoyu genel planda gösterdikten sonra yakın plana geçerek gerçekliğin nasıl adım adım yeniden kurulduğu aşamasını bize tanıklık ettiriyor. 

Kramer vs. Kramer I Film İncelemesi

Avery Corman’ın aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan filmi yönetmenliğini Robert Benton yapıyor. Bad Company (1972), Places in the Heart (1984) ve Nobody's Fool (1994) filmlerine de imza atan Robert Benton’un en çok ses getiren filmi “Kramer vs. Kramer” ölmüştü. 9 dalda Oscar’a aday olan film, “En İyi Film” dahil toplam 5 ödül kazanmıştı. 

Aile bağlarını ve ikili ilişkilerin mücadeleci yapısını ortaya koyan filmin hikayesi aslında çok klişe fakat gerek anlatılış şekli gerekse oyunculuklar performansları ile ilginç hale gelmiş. “Çocuk nasıl yetiştirilir?” ve “aile ilişkileri nasıl olmalıdır?” gibi basit mesaj vermektense yaşanılan bir olay üzerinden bu durum karşısından ortaya çıkan duyguların hoş bir şekilde yansıtıldığını görüyoruz. Çocuğun, aile ve toplumdaki yerini ele alan bir kaç filmi daha önce incelemiştik. Dardenne kardeşilerin Le fils (2002), L'enfant (2005) ve Le gamın au vélö (2011) filmlerinde, günümüz “modern” toplumun çocuk ve aile ile olan ilişkisini gözler önüne sermişti. “Kramer vs. Kramer” ile karşialştirdiğimızda aslında sinemada çocuğun artık farklı şekillerde ele alındığını görürüz. “Kramer vs. Kramer” 1980’lerin aile ve toplum yapısına uygun olarak hazırlanmış bir film olduğunu hemen anlıyoruz. Son dönem aile içerikli filmlerle karşılaştırdığınız zaman bazı davranış biçimlerinin değiştiğini göreceksiniz. Buna rağmen bazı hukuki tartışmaların ve ebeveynler arasındaki menfaat savaşlarının da pek değişmediğini görüyoruz. 

Aile yapısı derinlemesine ele alınırken, terk etme, boşanma ve geri dönme gibi kısır döngünün izlerini günümüzde de görmek mümkün. Boşanma süreci ve beraberinde getirdiği acı-tatlı olaylar abartıya kaçılmadan anlatılmış. Filmin en önemli özelliklerinden birisi de naif ve gerçekçi olması. Zor bir konuyu ele almasına rağmen duygu sömürüsü yapmamış ve gerçekleri olduğu gibi yansıtmıştır. Filmde hafif romantik-komedi Hollywood süslemeleri olsa da Meryl Streep ve Dustin Hoffman gibi iki yetenekli oyuncu işin sulandırılmasına izin vermemiş. Filmin eksilerine gelecek olursak; terk edilme ve ayrılık süreci yaşanıldığı sahnelerde olaylar akışına bırakılmış. İkili ilişkiler eş geçilerek konu direk çocuğun ne olacağına bağlanılmış. Ayrılık aşamasında Ted Kramer ve Joanna Kramer’in tekrar biraya gelmek için hiç çaba göstermemesi çok tuhaf olmuş. “Gidiyor musun? iyi hadi eyvallah” tarzında olmuş ki; bu 1980’lerin aile yapısını yansıtmıyor. Bu açıdan kanu çabuk bir şekilde geçiştirilmiş ve “bu çocuğun hali ne olacak?” sorusuna getirilmiş. 

Filmin ilginç ayrıntılarına da yer verelim. Dustin Hoffman (Ted Kramer) filmin çekim sürecinde gerçekten de karısından boşanama aşamasında olması da filmin ilginç ayrıntılarından bir tanesi. Bu filmi başarısında Dustin Hoffman’ın katkısı büyüktür. Ünlü dondurma sahnesi Dustin Hoffman ve Justın Henry tarafından doğaçlama olarak oynanmış ve yönetmen sahneyi beğenince filme koymuş. Justin Herry şimdiye kadar (2014) Oscar’a aday gösterilmiş en genç oyuncu olduğunu da hatırlatalım. Little Miss Sunshine (2006) filminin küçük civcivi Abigail Breslin, (civcivliği kalmadı artık) aday gösterildiğinde 10 yasındaydı. Justin Herry ise 9. Sonuç olarak; Meryl Streep ve Dustin Hoffman görmek için bile izlenilmesi gereken bir film.

Bir Başyapıt: STALKER (ANDREY TARKOVKSİ)

Tarkovski’nin Stalker adlı filminin bilimkurgu kapsamına girip girmediği konusunda anlaşmazlık söz konusu. Bana kalırsa Stalker, bilimle maneviyat ilişkisini ele almak bakımından ucundan kıyısından da olsa bilimkurguya dâhil. Yine de daha çok felsefî bir eser.
Tren istasyonuna yakın bir evde yaşayan çift büyüsü bozulmuş bir Dünya’da, Sovyet kahverengisi diyebileceğim tonlarda, sıkıcı, rutin, donuk bir yaşam sürdürmektedir. Ailenin erkeği, herhangi bir maddi eksikliğin olmadığı bu boğucu ortamda, bir başka deyişle sert ve ödünsüz bir modernliğin içinde, hakikatin peşine düşen bir iz sürücü hâline gelmiştir. Gerçeğin, hakikatin izini süren, mevcut sistemin kuru ve donuk yapısında bir sıkıntı olduğunu hisseden, bunu bilen ama ifade etmekte zorlanan bir iz sürücü. Yasaklanmış ve kuşatılmış olan Bölge’ye giden yolda bir profesöre ve bir yazara öncülük etmeye karar verir. Yasak bölgedir gideceği yer. Hakikat yasaklanmıştır. Ne var ki buna değeceğine de emindir.
Filmdeki üç erkekten alkolik olan yazar ve fizik profesörü, iz sürücüden farklıdır. İz sürücü gerçeklikten haber getiren bir ulak, diğerlerine öncülük eden bir havari, nihayet akılla bir türlü görülemeyeni bir şekilde hisseden, sezgileri kuvvetli bir ermiştir adeta. Entelektüel yazar ve fizik profesörü, hayatı sırf akılla, rasyonel olanla, duyularla edinilen bilgiyle anlamakla bir ömür tükettikleri için iz sürücünün sezgi gücüne sahip olmaları imkânsızdır. Hayatı 2 * 2 = 4 kesinliğinde, sıkıcı ve donuk bir rasyonalitenin egemenliğinde yaşayan bu iki kişinin, görünende, fenomenal evrende kendini doğrudan doğruya belli etmeyen hakikati idrak edebilmeleri mümkün değildir. Zira hakikate saygı duyulması, onun ciddiye alınması gerekir; alay edilmesi değil.
Bu yüzden filmin bir yerinde “Bölge’ye saygı duyulması gerekiyor” der iz sürücü. Hakikate 2 * 2 = 4 gibi yalın ve doğrudan bir bakışla erişemezsiniz. Ona ancak çapraz, yamuk bir bakış attığınızda, ona belirli bir yöntemle değil, doğaçlayarak yaklaştığınızda erişmeniz mümkündür. O da kısmen. Zira filmde söylendiği gibi Bölge sürekli değişim hâlindedir. Hakikate bir kez erişilmiş olması, ikinci kez erişilebileceğini garantilemez. Ona çıkarsız yaklaşmak gerekir. Müzik gibi, sanat gibi. Müzik dinlemek size hiçbir şey kazandırmaz. Size kâr getirmez belki, ama yine de ona ihtiyaç duyar, ona eriştikçe bir şeylerin yerli yerine oturduğunu hissedersiniz. Dünya büyüsüne, sihrine yeniden kavuşur adeta. Ele avuca gelmeyen, akılla açıklanamayan şeyler de vardır.

Masumiyet Film İncelmesi

Film boyunca, son derece “vazgeçmiş” ve bu özelliklerinden dolayı “güçlenmiş” olmalarına rağmen; “kabullenmiş” olmalarından kaynaklanan “boşvermiş”leri izliyoruz. Bu karakterler sıradan insanlar için şüphesiz ki sınırda duran karakterler. Çoğu insanın gündelik hayatta gözünü kapayıp geçtiği, gerçekliklerinin son derece farkında olsalar da gerçekleşmemesini diledikleri olasılık gibiler. İnsan bu güçlü karakterlere elbette ki acıma bile hissetmekte zorlanabilir. Çünkü vazgeçmişlikleri ölçüsünde bir o kadar sahiplenmekten uzak ve yere sağlam basan kimseler.
Film boyunca izlediğimiz onca yanlışa, keşke öyle olmasa dediğimiz onca haksızlığa göz yumabilmemiz ve isyansız şekilde izlemeyi sürdürmemiz için, şunu fark etmeliyiz ki; pis ya da dipte görünen birçok şey aslında kişileri korkusuzluğa ve bu da eğer kötülükle beslenmezse yenilmezliğe götürecektir. Hayattaki anlamların çift ve karşılıklı olmasından ve birliğe oturmasından dolayı, izlerken şunu da fark ediyoruz ki, genel kanıya göre hakir görülen bir fahişe bile cevapladığı sorular bakımından hakir görenlerden çok daha üstte olabilir. İşte Uğur (Derya Alabora) da tam olarak böyle bir kadın. İlk bakışta yargılanabilen, fazla sert ve boşvermiş, fazla profesyonel ve soğukkanlı, fazla sürünmesini kendine borçlu olan, genel tabir çerçevesinde namussuz olarak yaftalanabilecek bir karakter. Hayatta nasıl ki kişileri konumlandırmada bir takım şeyler insanoğluna tuzak oluyorsa, Uğur’u tanımlamak için tüm bu izlediklerimiz de öyle bir tuzak. Gerçek Uğur son derece bilge ve vakıf bir kadın. Vakıflığı da kaderine bir göz atmışlığından kaynaklanıyor.
Aslında denemiş ve çabalamış, sevgiyi bilmiş ve görmüş, bağlanış şekli yanlış; ama bunu değiştirmenin imkânsız olduğunu idrak etmiş.  Aşktaki yanlış yönelimin insanoğluna neler yapabileceğini yıllarca her bedeli ödeyerek öğrenmiş. Bunu değiştirmeye çalıştığı yıllar da olmuş ki, evlenip, bir ara fahişelikten kurtulmaya çalışması kaderden kaçması için yeterli olmamış. İşte aşk için bu kadar eziyet çekip çektirdikten sonra, bilgeliği pisliğin tam ortasında ve kader çizgisinin üzerinde yürürken bulmuş.
Aynı şey Bekir (Haluk Bilginer) için de geçerli. Peşinden sürekli gittiği kadının peşinden niçin sürekli gittiğini bilmeden; bunun dışında bir yol bulamayacağını idrak etmiş. Sahiplenme duygusundan uzak olmaya, aşık olduğu kadını başkalarıyla paylaşmaya razı olmaya yaklaşacak kadar “aşırı” bir sevginin peşinde hayatını heba etmiş. Sahiplenmemeyi tam olarak becerememiş elbette; ama en azından bunun yoluna çıkmış, bunu denemiş. Aşkın tüm dünyayı değiştirme olgusu kimilerine imkânsız, fazla romantik gelebilir. Bu film bize bunun gayet doğal ve gayet romantizmden uzak olarak gerçekleşebileceğini çok iyi anlatıyor.
Filmde söylenen her söz bizi doğrudan “kader” kavramının kucağına taşıyor. Örneğin, Bekir’in Uğur’un karşısına dikilip “gitmeyeceksin” diye haykırdığı sahnede, o kadar netlikle cevap veriliyor ki, sanki bu değişmez kaderin en kestirme anlatımı: “Yol bu, ya bunu çekersin; ya da defolur gidersin.”  “Vur ulan istiyorsan” diyen Uğur da o kadar vazgeçmiş ki; ne Bekir ne de bir başkası onun iradesini bükebiliyor. Bekir de yeteri kadar kendinden vazgeçememiş olmasından ve yeteri kadar kabullenip yürüyememesinden dolayı Uğur kadar güçlü değil; bunun bedelini de canıyla ödüyor.
İşte filmin tılsımı burada başlıyor ve insan başlıyor düşünmeye; ya senin için seçilmiş olan, bir başkası için hayatını ve ruhunu mahvetmek, her şeyi bırakmak olsaydı?Ve bunu değiştiremeyeceğin kesin olsaydı? Her şey sahiden çok mu kötü olurdu? Yoksa çaresizlikten dolayı her şeyden vazgeçmiş olmanın verdiği güç, hepsinden önce ve üstün mü gelirdi? İnsanların düşük ve acıklı olarak nitelediği şeyin gerçekten öyle olduğunun bir ispatı var mı?
Filmde ilk bakışta en masum insan görünümünde olmasına rağmen, Yusuf (Güven Kıraç), filmdeki en büyük suçu işlemiştir ve kendi ruhunun deneyimsizliğine bakmadan, kendisinden çok daha ötede bulunan bir ruha aşık olmuştur. Üstelik de göründüğü gibi saf bir aşk değildir bu. “Abla” deyip de aslında niyetini bozması, Uğur’un her dediğini sorgusuz yapması ancak   fark etmeden çıkar sağlama güdüsünü devreye sokması, yanlış şeyleri gördüğünde müdahale edecek güç bulamaması, bu karaktere temkinle yaklaşılması gerektiğini öğütler bize. Bekir’in ettiği hakaretler bile Uğur’a daha kaldırılabilir gelir Yusuf ‘un sözde saf aşkından. Bunun nedeni, Bekir’in birisi için her şeyi feda etmenin nasıl bir şey olduğunu deneyimlemesinden kaynaklanan üstünlüğüdür.
Uğur’a göre basitçe sevmekte kaynak bulan suç, olmayacak duaya amin demek, kendisinden çok üstün bilgiye sahip bir ruhu sahiplenmeye çalışmak; cisme ilişkin hayallere dalmak, hayatı terk edecek büyüklükte bir sevgiden ve onun eziyetinden habersizken, bedene duyulan şehvetten ibaret. Uğur, Yusuf’un “aşk sandığı” duygusunu öğrendiğinde öfkeden deliye dönüyor; çünkü biliyor ki onun kendisi gibi bir ruha hükmetmeye ve benliğini terk etmeye gücü yok; aşkının yeteneği şehvet duymakla ve onu kendinin yapmakla ilgili hayallerle sınırlı. Uğur’un verdiği şiddetli tepki, filmin en can alıcı ve en düşündürücü noktasıdır. Bu kadar saldırgan tepki vermesinin nedeni de hiçbir zaman sevgili olarak göremeyeceği Yusuf’u kendi çektiklerini çekmesinden korumaya çalışması. İşin aslı da dürüst bir karakterin, kendisine eş görmediği birisinin sıradan ilgisine, hakimi olamadığı ruha ve yüksekliğe haybeden sahip olmaya çalışmasına vermesi gereken tepki de budur. Sadece basit insanlar başkasının basit ilgisinden hoşnut olur; çünkü bu hoşnutluk karşıdakinin senelerce eziyet çekmesine göz yummak demektir.
Filmde masum olan tek bir kişi varsa o da şüphesiz Çilem’dir.(Melis Tuna) Başkalarının hataları yüzünden doğuştan sağır ve dilsizdir. İlk başta haksızlık olarak algılanan bu duruma yakından bakınca, aslında öyle değildir; çünkü öyle bir ortamda sağır olmak onun en büyük şansıdır. Belki de ilerde masumiyetini koruması için temel dayanağı, olan bitenden habersiz olmasıdır. Sevgide bile hata, engelde bile bir yarar söz konusu olabilir.
Filmin sonu da zaten tamamen kader yanlısı ve tesadüf karşıtı bir söylem içeriyor. Karakterlerin geçmişini anlatan ikinci filmin isminin “Kader” olması da, tesadüf değil elbette.
İnsanları dünya gözüyle yargılamadan önce, seçimleri kimin yaptığından emin olmak gerekir. Filmin kıssadan hissesidir.
“İnsan bir yaşa kadar her şeyi kendi seçti ve yaptı zanneder, fakat bir yaştan sonra anlar ki yol zaten çizilmiştir ve kişiye onun üzerinde yürümek kalır.”